Antik Dünyanın 7 Harikası

Keops Piramidi

Antik Dünyanın 7 Harikası'ndan günümüze ulaşmayı başaran tek yapı: Keops.

Tarih kitaplarının tozlu sayfalarını araladığımızda karşımıza çıkan o efsanevi listeyi bilirsiniz: Antik Dünyanın 7 Harikası. İnsanoğlunun sınırlarını zorladığı, mühendisliğin sanatla buluştuğu o muazzam yapılar... Ancak bu listedeki hüzünlü bir gerçek var: 7 harikadan 6'sı yangınlar, depremler veya savaşlarla yok olup gitti.

Biri hariç.

Zamana, doğaya ve insana meydan okuyarak 4500 yıldır tüm ihtişamıyla ayakta duran o yapı: Keops Piramidi (Büyük Piramit).

Blog serimizin ilk durağında, Mısır'ın kalbine, Giza Platosu'na gidiyoruz. Hazırsanız, bu taş devinin sırlarını keşfedelim!

İmkansızın İnşası: Rakamlarla Keops

MÖ 2560 civarında, 4. Hanedanlık firavunu Khufu (Yunanca adıyla Keops) adına bir anıt mezar olarak inşa edildi. Ancak ona sadece bir "mezar" demek haksızlık olur. İşte baş döndüren bazı istatistikler:

• Boyutlar: İnşa edildiğinde yüksekliği 146,5 metreydi. (Bugün aşınma nedeniyle yaklaşık 138 metre). Bunu hayal etmek zor geliyorsa şöyle düşünün: 14. yüzyılda Lincoln Katedrali yapılana kadar, yaklaşık 3800 yıl boyunca dünyanın en yüksek insan yapımı yapısıydı!

• Ağırlık: Piramit, her biri ortalama 2.5 ton (bazıları 15 tona kadar çıkıyor) ağırlığında olan yaklaşık 2.3 milyon taş bloktan oluşuyor. Toplam kütlesinin 6 milyon ton olduğu tahmin ediliyor.

• İş Gücü: Hollywood filmlerinin aksine, bu piramit köleler tarafından değil; maaş alan, iyi beslenen on binlerce vasıflı işçi ve mimar tarafından inşa edildi.

Mühendislik Harikası mı, Uzaylı İşi mi?

Bugünkü basamaklı halinin aksine, inşa edildiğinde üzeri pürüzsüz beyaz kireçtaşıyla kaplıydı ve çöl güneşinde bir ayna gibi parlıyordu.

Keops Piramidi hakkında en çok konuşulan konu, o dönemin teknolojisiyle bu hassasiyetin nasıl yakalandığıdır.

1. Kusursuz Yönlendirme: Piramidin kenarları pusulanın dört ana yönüne (Kuzey, Güney, Doğu, Batı) inanılmaz bir hassasiyetle bakar. Hata payı neredeyse yok denecek kadar azdır.

2. Harcın Gizemi: Taşlar birbirine o kadar sıkı yerleştirilmiştir ki, aralarından bir jilet bile geçmez. Kullanılan harç ise taştan daha serttir ve bugünkü kimya teknolojisiyle bile tam bileşimi çözülememiştir.

3. Parlayan Bir Yıldız: Bugün gördüğümüz basamaklı yapı aslında piramidin iskeleti. İnşa edildiğinde üzeri, güneş ışığını yansıtan pürüzsüz, beyaz kireçtaşıyla kaplıydı. Çöl güneşinde parlayan devasa bir kristal gibi görünüyordu ve kilometrelerce öteden fark edilebiliyordu.


İlginç Bir Detay: Napolyon Bonapart Mısır'ı ziyaret ettiğinde, piramitlerdeki taşların miktarını hesaplatmış ve bu taşlarla Fransa'nın çevresine 3 metre yüksekliğinde bir duvar örülebileceğini söylemiştir.


İçeride Neler Var?

Mühendisliğin sanatla buluştuğu nokta: Kral Odası'na yükselen, bindirme tekniğiyle yapılmış muazzam 'Büyük Galeri'.

Piramidin içi, dışı kadar gizemli. Genellikle filmlerde gördüğümüz tuzaklı koridorlar olmasa da, mimari açıdan büyüleyicidir. İçeride bilinen üç ana oda var:

• Kral Odası: Firavunun lahdinin bulunduğu yer.

• Kraliçe Odası: (İsminin aksine kraliçe için değil, muhtemelen ruhani bir amaçla yapılmıştı).

• Büyük Galeri: Kral odasına giden, dar ve yüksek tavanlı muazzam bir koridor.

İlginç bir şekilde, Kral Odası'ndaki granit lahit, odanın girişinden daha büyüktür. Bu da lahdin, piramit inşa edilirken oraya yerleştirildiğini, yani piramidin lahdin üzerine örüldüğünü gösterir.

Sırrı hala çözülemeyen granit lahit.

Neden Bu Kadar Önemli?

Keops Piramidi, insanoğlunun "ölümsüzlük" arzusunun taşa kazınmış halidir. Eski Mısırlılar, firavunların öldükten sonra tanrılaşıp gökyüzüne yükseleceğine inanırlardı. Bu piramit, firavunun gökyüzüne, yıldızlara yolculuğu için devasa bir rampaydı.

Bugün Kahire'nin hemen yanı başında, modern şehrin kaosuna tepeden bakarken bize fısıldadığı tek bir şey var: "Siz gelip geçicisiniz, ben ise buradayım."


Efes Artemis Tapınağı

Antik yazarlara 'Diğer harikaların ışıltısı söndü' dedirten, tamamı mermerden yapılmış o efsanevi yapı.

Keops Piramidi'nin o ezici, ağırbaşlı ve "ölümsüz" duruşunu geride bırakıyoruz. Şimdi rotamızı Mısır'dan Anadolu'ya, bugünkü İzmir'in Selçuk ilçesine çeviriyoruz. Sırada, antik yazarların hakkında "Onu gördüğümde diğer harikaların tüm ışıltısı söndü" dediği o zarif yapı var: Efes Artemis Tapınağı (Artemision).

Bu yapı, sadece büyüklüğüyle değil, estetiği ve barındırdığı sanat eserleriyle de mimarinin zirvesiydi. Ancak ne yazık ki hikayesi, ihtişamı kadar hüzünlüdür.

Parthenon'u Unutun: Gerçek Dev Bu!

Atina'daki meşhur Parthenon tapınağını bilirsiniz, değil mi? Artemis Tapınağı'nı hayal etmek için Parthenon'u aklınıza getirin ve onu dört kat büyütün!

MÖ 550 civarında Lidya Kralı Kroisos'un (hani şu "Karun kadar zengin" dediğimiz kral) finansal desteğiyle inşa edilen tapınak, tamamıyla mermerden yapılmış ilk ve en büyük yapıydı.

• Sütun Ormanı: Tapınağı çevreleyen tam 127 adet sütun vardı. Her biri 18 metre yüksekliğindeydi (yaklaşık 6 katlı bir bina).

Dönemin devrim niteliğindeki tasarımı: Sadece taşıyıcı değil, aynı zamanda birer sanat eseri olan kabartmalı sütun kaideleri.

• Sanat Galerisi: Sadece bir ibadethane değildi; dönemin en ünlü heykeltıraşlarının eserlerinin sergilendiği, adeta bir müzeydi. Sütunların alt kısımları kabartmalarla süslüydü, ki bu o dönem için devrim niteliğinde bir tasarımdı.

"Adım Unutulmasın" Diye Yakılan Tarih

Artemis Tapınağı'nın en çarpıcı hikayesi, inşası değil yıkılışıdır. MÖ 356 yılında, Herostratus adında bir adam, sırf tarihe geçmek ve adını ölümsüzleştirmek için bu muazzam yapıyı ateşe verdi.

Düşünebiliyor musunuz? Binlerce insanın emeği, sırf bir kişinin narsist arzusu yüzünden küle döndü. Efesliler bu duruma o kadar öfkelendi ki, Herostratus'u idam etmekle kalmadılar, adının anılmasını bile yasakladılar. (Ama ironiktir ki, bugün hala onun adını ve hikayesini konuşuyoruz).


Efsanevi Bir Tesadüf: Efsaneye göre tapınağın yandığı gece, Büyük İskender dünyaya gelmiştir. Roma tarihçisi Plutarkhos durumu şöyle özetler: "Tanrıça Artemis, o gece İskender'in doğumuna yardım etmek için Makedonya'ya gittiğinden, kendi tapınağını yangından koruyamadı."

Tapınağın kalbinde yer alan, doğanın ve bereketin simgesi Efesli Artemis.


Banka ve Sığınak

Artemis Tapınağı'nın sosyal fonksiyonu da çok ilginçti. Burası antik dünyanın en güvenli bankasıydı.Krallar ve tüccarlar hazinelerini buraya emanet ederdi. Ayrıca tapınak arazisine giren suçlulara dokunulmazlık hakkı tanınırdı, yani bir nevi sığınma eviydi.

Ancak tarih boyunca 7 kez yıkılıp yeniden yapıldı. Sonunu getiren ise Got istilaları ve Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte mermerlerinin başka yapılarda (örneğin Ayasofya'da bazı sütunlarının kullanıldığı söylenir) kullanılmak üzere sökülmesi oldu.

Bugün Geriye Ne Kaldı?

Bir zamanlar 127 sütunlu devasa bir 'mermer ormanı' olan yerden geriye kalan hüzünlü miras ve onun yeni sahipleri: Leylekler.

Bugün İzmir/Selçuk'a gidip tapınağın olduğu yere baktığınızda içinizi bir hüzün kaplayabilir. O devasa "mermer ormanından" geriye, bataklık bir arazinin ortasında, leyleklerin yuva yaptığı tek bir sütunkalmıştır.

O tek sütun, bir zamanlar dünyanın en güzel yapısının orada yükseldiğine dair sessiz bir çığlık gibidir.


Zeus Heykeli

Mermerden değil, 'kanlı canlı' bir görünüm için fildişi ve saf altından yapılmış, antik dünyanın en pahalı sanat eseri.

Önceki duraklarımızda devasa taş blokları (Keops) ve mermer sütunları (Artemis Tapınağı) konuştuk. Ancak bu seferki harikamız, mimari bir yapı değil; görenlerin dizlerini titreten, antik dünyanın en görkemli heykeli: Zeus Heykeli.

MÖ 450 civarında, Yunanistan'ın Olimpiya kentinde, büyük usta Phidias tarafından yapılan bu eser, sanatın ve ihtişamın tanımıydı.

Usta Phidias'ın Başyapıtı

Bu heykeli yapan Phidias, o dönemin "Mikelanj"ıydı diyebiliriz. Atina'daki Parthenon'u süsleyen de oydu. Ancak Zeus Heykeli, onun kariyerinin zirvesi kabul edildi.

Heykelin en büyüleyici yanı yapım tekniğiydi. Bu devasa Zeus, taştan yontulmamıştı. Ahşap bir iskelet üzerine, fildişi plakalar (ten rengi için) ve saf altın levhalar (giysileri için) kaplanarak yapılmıştı. Yani karşımızda, "kanlı canlı" gibi duran, parıldayan bir dev vardı.

"Ayağa Kalksa Çatı Yıkılırdı"

Heykel yaklaşık 12-13 metre yüksekliğindeydi. Bu rakam size küçük gelebilir (sonuçta Keops 146 metreydi), ama bir heykel için bu devasa bir boyuttur; yaklaşık 4 katlı bir apartman düşünün.

Heykel, tapınağın içine yerleştirilmiş devasa bir tahtta oturuyordu. Antik coğrafyacı Strabon, heykelin büyüklüğünü anlatırken o meşhur sözü söylemiştir:

"Eğer Zeus ayağa kalkmak istese, tapınağın çatısını delip geçerdi."

Bu orantısızlık bir hata değil, bilinçli bir tercihti. Ziyaretçilere "Tanrı o kadar büyük ki, hiçbir insan yapısına sığmaz" mesajı veriliyordu.

Detaylardaki Zenginlik

Sadece kendisi değil, avucunda tuttuğu Zafer Tanrıçası Nike bile gerçek bir insan boyutundaydı.

Zeus sadece büyük değildi, aynı zamanda aşırı detaylıydı:

• Sağ elinde zafer tanrıçası Nike'nin (insan boyutlarında) bir heykelini tutuyordu.

• Sol elinde, üzerinde kartal bulunan, değerli metallerle süslü bir asa vardı.

• Oturduğu taht; abanoz ağacı, fildişi, altın ve değerli taşlarla bezeliydi. Üzerinde mitolojik hayvan figürleri ve sfenksler oyulmuştu.

İnsanlar bu heykeli gördüklerinde sadece hayran kalmıyor, aynı zamanda ruhani bir huzur buluyorlardı. Romalı general Aemilius Paullus heykeli gördüğünde, "Sanki tanrının kendisini gördüm," diyerek dehşete düşmüştü.

Delilik ve Yok Oluş

Bu muazzam eserin sonu da oldukça dramatiktir. Roma İmparatoru Caligula (tarihin en deli imparatorlarından biri), heykelin kafasını kestirip yerine kendi büstünü koydurmak istedi. Ancak efsaneye göre, askerler heykeli parçalamaya geldiklerinde heykelden o kadar korkunç bir kahkaha sesi geldi ki, askerler korkudan kaçtı ve iskeleler yıkıldı.

Heykel bu "suikastten" kurtuldu ama zamandan kurtulamadı. Sonunun nasıl geldiği kesin değil; ya MS 425'te tapınakla birlikte yandı ya da (daha güçlü bir ihtimalle) İstanbul'a (o zamanki Konstantinopolis) getirildi ve burada çıkan büyük bir saray yangınında, yaklaşık MS 475'te kül oldu.


Halikarnas Mozolesi

Altta Likya kaidesi, ortada Yunan sütunları, tepede Mısır piramidi.

Rotamız yeniden Anadolu! Bugün tatil cenneti olarak bildiğimiz Bodrum (antik adıyla Halikarnassos), bir zamanlar dünyanın en görkemli mezarına ev sahipliği yapıyordu.

Önceki harikalar tanrılar (Artemis, Zeus) veya firavunlar (Keops) içindi. Ancak Halikarnas Mozolesi, bir kadının çok sevdiği kocasına duyduğu derin aşkın ve yasın simgesidir.

Kraliçenin Yemini

MÖ 350 civarında, Karya Kralı (Satrap) Mausolus öldüğünde, hem karısı hem de kız kardeşi olan (antik hanedanlarda sık görülen bir durum) Kraliçe Artemisia derin bir yasa boğuldu. Efsaneye göre Artemisia, kocasının küllerini şarabına karıştırıp içecek kadar ona tutkundu.

Onun için öyle bir mezar yaptırmak istedi ki, hem Yunan mimarisinin zarafetini hem de Mısır'ın görkemini taşısın. Dönemin en ünlü mimarlarını ve heykeltıraşlarını (Scopas, Leochares gibi) bu proje için topladı.

Mimari Bir "Düğün Pastası"

Mozoleyi zihninizde canlandırmak için devasa, üç katlı bir yapı düşünün. Toplam yüksekliği yaklaşık 45 metreydi (modern bir 15 katlı bina kadar).

Yapı, üç farklı kültürün mimarisini tek bir vücutta birleştiriyordu:

1. Alt Kat (Likya/Doğu Etkisi): Yüksek ve geniş, kare şeklinde mermer bir kaide.

2. Orta Kat (Yunan Etkisi): Bu kaidenin üzerinde yükselen, İyon tarzı 36 adet sütunla çevrili bir tapınak.

3. Çatı (Mısır Etkisi): En tepede ise 24 basamaklı piramit şeklinde bir çatı.

Ve zirve... Piramidin en tepesinde, dört atın çektiği devasa bir savaş arabası heykeli vardı. Arabanın içinde Kral Mausolus ve Kraliçe Artemisia, Bodrum'a tepeden bakıyorlardı.

Kelimelere Miras Bırakmak

Bu yapı o kadar etkileyici ve özgündü ki, Kral Mausolus'un adı "Mozole" (Mausoleum) kelimesine dönüştü. Bugün bile Anıtkabir'den Tac Mahal'e kadar, içinde mezar bulunan tüm görkemli anıt yapılara "mozole" denmesinin sebebi işte bu yapıdır. Mausolus belki fiziksel olarak ölümsüzleşemedi ama ismiyle ölümsüzleşmeyi başardı.

Bodrum Kalesi'ndeki Gizli Parçalar

Bir harika yok olurken diğerini doğurdu: Mozole'nin sökülen mermer bloklarıyla inşa edilen Bodrum Kalesi.

Peki, bu devasa yapıya ne oldu?

Ne yazık ki, 1500 yıl boyunca ayakta kalan yapı, büyük bir depremle yıkıldı. Ancak asıl yok oluş süreci 15. yüzyılda başladı.

Bodrum'a gelen Saint Jean Şövalyeleri, bugünkü meşhur Bodrum Kalesi'ni inşa ederken, yerde yıkık duran Mozole'yi hazır bir "taş ocağı" olarak gördüler. Mozole'nin o güzelim mermer bloklarını parçalayıp kalenin duvarlarını ördüler. Hatta mermerleri eritip kireç yaptılar.


İronik Bir Gerçek: Bugün Bodrum Kalesi'nin duvarlarına dikkatli bakarsanız, dünyanın 7 harikasından birinin parçalarını görebilirsiniz. Bir harika yok olurken, bir diğer simge yapıyı (Bodrum Kalesi) doğurmuştur.


Bugün Nerede?

Efsanenin kahramanları: Yüzyıllar sonra British Museum'da yan yana sergilenen Kral Mausolus ve Kraliçe Artemisia'nın devasa heykelleri.

1. yüzyılda İngiliz araştırmacılar bölgeye gelip kazı yaptılar. Buldukları en değerli parçaları (Mausolus ve Artemisia'nın devasa heykelleri, frizler ve atlı arabanın parçaları) gemilere yükleyip Londra'ya götürdüler.

Bugün Bodrum'daki asıl yerinde sadece temel çukuru ve birkaç kırık sütun parçası varken; yapının ruhunu taşıyan heykeller British Museum'da özel bir odada sergileniyor.


Rodos Heykeli

Bodrum'un hemen karşısında, güneşin en güzel battığı yerlerden biri olan Rodos Adası'ndayız. Tarih MÖ 280. Limana yaklaşan gemicileri, devasa bir parıltı karşılıyor. Sadece bir heykel değil, özgürlüğün ve zaferin bronzdan bedene bürünmüş hali: Güneş Tanrısı Helios.

Özgürlük Anıtı'nın (Statue of Liberty) "babası" sayılan bu devin hikayesi, bir savaşla başladı ve bir felaketle bitti.

Hurdalardan Doğan Zafer Anıtı

Popüler kültürün aksine, limanı bacaklarının arasına almayan, liman girişinde meşalesiyle gemileri selamlayan Güneş Tanrısı Helios.

Bu heykelin yapılış hikayesi oldukça ironiktir. Rodos halkı, Makedonyalıların kuşatmasına karşı kahramanca direndi ve kazandı. Düşman o kadar hızlı kaçtı ki, devasa kuşatma kulelerini ve silahlarını geride bıraktılar.

Rodoslular, bu zaferin şerefine koruyucu tanrıları Helios için bir heykel dikmeye karar verdiler. Finansmanı nasıl sağladılar dersiniz? Düşmanın geride bıraktığı silahları satarak ve eriterek! Yani Rodos Heykeli, kelimenin tam anlamıyla savaşın küllerinden doğdu.

Lindo'slu heykeltıraş Chares, bu devi yapmak için tam 12 yıl uğraştı.

Özgürlük Anıtı'nın Atası

New York'taki Özgürlük Anıtı, duruşundan başındaki taca kadar ilhamını Rodoslu Helios'tan almıştır.

Rodos Heykeli yaklaşık 33 metre yüksekliğindeydi. Bu rakam size tanıdık geliyor mu? New York'taki Özgürlük Anıtı'nın (kaidesi hariç, ayak topuğundan başına kadar olan kısmı) boyuyla neredeyse aynıdır. Hatta Özgürlük Anıtı yapılırken, ilham kaynağı doğrudan Rodos Heykeli olmuştur.

Bronz plakalarla kaplı bu devasa heykel, güneş vurduğunda öylesine parlıyordu ki, millerce öteden gemiler için bir deniz feneri görevi görüyordu.

Bacaklar Açık mı, Kapalı mı?

Burada büyük bir yanlışı düzeltelim.

Çoğu resimde ve filmde (hatta Game of Thrones'taki Braavos Titanı'nda) bu heykelin bacaklarını açtığı ve gemilerin bacaklarının arasından limana girdiği tasvir edilir. Bu, görkemli ama teknik olarak imkansızbir efsanedir.

1. O dönemin mühendisliğiyle bacakları o kadar açmak heykeli yıkar.

2. Liman girişini kapatmak, Rodos ekonomisini felç ederdi.

Gerçekte heykel, bacakları bitişik veya hafif adımlı şekilde, liman girişindeki bir kaide üzerinde duruyordu.

En Kısa Ömürlü Harika

Ne yazık ki bu muazzam yapı, Antik Dünyanın 7 Harikası arasında en kısa ömürlü olanıdır. Tamamlandıktan sadece 54 yıl sonra, MÖ 226'da büyük bir depremle dizlerinden kırılarak yere yıkıldı.

Ancak heykel o kadar büyüktü ki, yerde yatarken bile bir turistik cazibe merkezi oldu. Romalı yazar Plinius, yıkıntıyı gördüğünde şaşkınlığını şöyle anlatır:

"Yerde yatarken bile bir mucize... Çok az insan onun başparmağını kollarıyla kavrayabilir."

Hazin Son: 900 Deve Yükü Bronz

Romalı yazar Plinius'un 'Çok az insan başparmağını kavrayabilir' dediği o devasa yıkıntıdan bir tasvir.

Heykel yaklaşık 800 yıl boyunca yerde, harabe halinde kaldı. Rodos halkı, bir kehanetten korktuğu için onu tekrar ayağa kaldırmaya cesaret edemedi.

Sonunda, MS 654 yılında adayı ele geçiren Arap kuvvetleri, bu devasa bronz yığınını "hurda metal" olarak parçaladı. Tarihçilere göre, parçalar o kadar çoktu ki, Suriye'ye taşımak için 900 deve kullanıldı. Bir zamanlar güneşe meydan okuyan o dev, eritilip sikke veya kap kacak oldu.

İskenderiye Feneri

Listemizdeki diğer harikaları düşünün: Mezarlar (Keops, Mozole), tapınaklar (Artemis), heykeller (Zeus, Rodos)... Hepsi ya tanrıları yüceltmek ya da ölüleri anmak içindi.

Ancak İskenderiye Feneri farklıydı. O, yaşayanlar için inşa edilmişti. Amacı denizcileri korumak, ticareti canlandırmak ve bilimin ışığını yansıtmaktı. Tarihteki fenerlerin "atası" olan bu yapı, MÖ 3. yüzyılda Mısır'ın İskenderiye kenti kıyısındaki Pharos Adası'na inşa edildi.

Dünyanın İlk Gökdeleni

İskenderiye Feneri tasviri

Ptolemaios Krallığı döneminde, Knidoslu (Datçalı) mimar Sostratos tarafından tasarlanan bu yapı, yaklaşık 135 metre yüksekliğindeydi. Keops Piramidi'nden sonra, insan eliyle yapılmış en yüksek ikinci yapıydı.

Fener üç katmanlı muazzam bir mühendislik harikasıydı:

1. Alt Kat: Kare şeklinde, içinde yüzlerce odanın bulunduğu geniş bir taban.

2. Orta Kat: Sekizgen şeklinde, yukarı doğru daralan bir gövde.

3. Üst Kat: Silindir şeklinde, ışığın ve ateşin bulunduğu zirve.

En tepede ise denizlerin tanrısı Poseidon'un (veya bazen Zeus olduğu söylenir) devasa bir heykeli şehri selamlıyordu.

Lazer Teknolojisi mi?

Gece İskenderiye Feneri.

İskenderiye Feneri'nin en büyük gizemi, yaydığı ışıktı.

• Geceleri: Tepesinde devasa bir ateş yakılırdı.

• Gündüzleri: Devasa bir ayna sistemi kullanılırdı.

Bu aynalar o kadar gelişmişti ki, güneş ışığını yansıtarak gemilerin 50 kilometre (bazı kaynaklara göre 70 km) öteden feneri görmesini sağlıyordu. Hatta bir efsaneye göre, bu aynalar o kadar güçlüydü ki, odaklanarak düşman gemilerini yakmak için bile kullanılabiliyordu (Bu kısım muhtemelen bir abartı olsa da, teknolojinin etkileyiciliğini gösteriyor).

Mimarın Kurnazlığı

Mimar Sostratos, bu eseriyle o kadar gurur duyuyordu ki, adını ölümsüzleştirmek istedi. Ancak Kral II. Ptolemaios, fenerin üzerine sadece kendi adının yazılmasını emretti.

Sostratos, zekice bir çözüm buldu:

Duvara kendi adını kazıdı: "Knidoslu Sostratos, denizlerdeki insanların kurtarıcısı tanrılar adına."

Sonra bu yazının üzerini alçıyla kapattı ve alçının üzerine Kral'ın adını yazdı.

Yıllar geçtikçe rüzgar ve yağmur alçıyı eritti, Kral'ın adı silindi ve alttan Sostratos'un adı ortaya çıktı. Böylece mimar, yüzyıllar sonra bile adını okutmayı başardı.

Kelimelere Yansıyan Miras

Bu yapı "Pharos" adasında olduğu için, birçok dilde "deniz feneri" kelimesi buradan türemiştir.

• Fransızca: Phare

• İtalyanca/İspanyolca: Faro

• Hatta bizim dilimizdeki "Far" (araba farı) kelimesi bile ismini bu antik harikadan alır.

Suların Altındaki Tarih

Diğer harikalar gibi İskenderiye Feneri de depremlere yenik düştü. 14. yüzyılda tamamen yıkıldı.

1480 yılında Memlük Sultanı Kayıtbay, fenerin yıkıntılarını ve devasa taşlarını kullanarak tam fenerin olduğu yere Kayıtbay Kalesi'ni inşa etti. Bugün İskenderiye'ye gidenler feneri göremez ama fenerin taşlarıyla yapılmış o kaleyi görebilir.

Daha da heyecan verici olanı; 1990'larda yapılan su altı kazılarında, fenerin bazı devasa blokları ve heykelleri Akdeniz'in dibinde bulundu. Tarih, suların altında hala yaşıyor.


Babil'in Asma Bahçeleri

Ve yolculuğumuzun son durağı... Mısır'ın kumlarından, Yunanistan'ın mermerlerinden geçip Mezopotamya'nın kavurucu sıcağına, bugünkü Irak topraklarına geliyoruz.

Listenin en tartışmalı maddesindeyiz. Çünkü arkeologlar yıllardır kazı yapıyor, Babil'in o kalın surlarını, devasa kapılarını (İştar Kapısı) buldular ama bu bahçelere dair tek bir tuğla bile bulamadılar.

Acaba Babil'in Asma Bahçeleri gerçekten var mıydı, yoksa antik yazarların "çölde vaha" hayali miydi?

Sıla Hasretiyle Kurulan Cennet

Kraliçe Amytis'in sıla hasretini dindirmek için kurulan teraslı cennetin temsili bir resmi.

Eğer bu bahçeler gerçekse, temelinde harç değil "aşk" vardı.

MÖ 600 civarında, Babil'in kudretli kralı II. Nebukadnezar, Medya prensesi Amytis ile evlendi.

Ancak Amytis mutsuzdu. Geldiği yer (bugünkü İran'ın kuzeyi) yeşil dağlar, ormanlar ve serin sularla doluydu. Babil ise dümdüz, sarı ve kurak bir yerdi. Kraliçe, memleket hasretiyle günden güne soluyordu. Kral Nebukadnezar, karısının hüznünü dindirmek için imkansızı istedi: "Çölün ortasına, karımın memleketindeki dağları getirin!"

 "Asılı" Değil, "Basamaklı"

"Asma Bahçeleri" ismi aslında bir çeviri hatasıdır (Yunanca kremastos). Bahçeler havada iplerle asılı değildi. Devasa sütunlar üzerine kurulmuş, çok katlı, teraslı bir yapıydı.

Uzaktan bakıldığında havada süzülen yeşil bir dağ gibi görünüyordu. Her terasta egzotik ağaçlar, rengarenk çiçekler ve şelaleler vardı. Düşünün; etrafı sarı çöl olan bir yerde, gökyüzüne uzanan yapay bir orman...

Mühendislik Mucizesi: Çölde Su Bulmak

Bu bahçelerin en büyük gizemi, o bitkilerin nasıl hayatta kaldığıydı. Babil kurak bir yerdir. Antik kaynaklara göre, Fırat Nehri'nden devasa burgu sistemleriyle (Arşimed vidası benzeri) tonlarca su, yapının en tepesine pompalanıyor ve oradan şelaleler halinde aşağı dökülerek tüm katları suluyordu.

Büyük Soru İşareti: Gerçekten Var mıydı?

İşte en can alıcı nokta burası.

Herodot ve Strabon gibi Yunan tarihçiler bahçeleri detaylıca anlatır. ANCAK, Babil'in kendi tabletlerinde, kralların tuttuğu onca detaylı kayıtta bu bahçelerden tek bir kelime bile bahsedilmez.

Nebukadnezar yaptığı saraylarla, surlarla övünür ama "Karım için harika bir bahçe yaptım" demez. Bu sessizlik, şüpheleri artırıyor.

En Güçlü Teori:

Babil mi, Ninova mı? Asur başkenti Ninova'da bulunan ve 'ağaçların teraslarda büyüdüğü' bahçeleri gösteren bu antik kabartma, tarihin en büyük yanlış anlaşılmasının kanıtı olabilir.

Bazı modern arkeologlar (örneğin Dr. Stephanie Dalley), antik tarihçilerin yerleri karıştırdığını düşünüyor. Bahçelerin Babil'de değil, Ninova'da (Babil'in rakibi Asur kenti) Kral Sanherib tarafından yapıldığını savunuyorlar. Ninova tabletlerinde "kendi kendine sulanan, dağ gibi bahçeler" ifadeleri var.

Yani dünya yüzyıllardır Babil'i ararken, harika aslında Asur'da saklı olabilir.

Sonuç: Güzel Bir Rüya

Belki de Babil'in Asma Bahçeleri, insanoğlunun doğaya hükmetme arzusunun şiirsel bir yansımasıydı. Var olup olmadığını kesin olarak bilemesek de, "çölü cennete çevirme" fikri bile onu bir harika yapmaya yetiyor.

O, bu listenin "Hayalet Harikası". Kanıtı yok ama hikayesi ölümsüz.